İnsana en iyi dost kitaptır... Anonim

Edebiyat/Yazılar/Düzyazılar

 

Orhan Bahçıvan
Samet Behrengi’nin Yaşamı
Kitapları üzerine bir değerlendirme

 

Giriş:

Yazın Dünyasında Çocuk, Çocuk Dünyasında Yazın

Çocuk yazını ülkemizde ne zaman ve nasıl başladığını araştırmadım. Böyle bir araştırmanın gereğini bile duymadım. Bu araştırma benim bu yazımın kapsamı dışındadır. Benim yazı sadece günümüzün çocuk yazınını ve günümüzün en güzel masal babası sayılan, bazı çocukların da “Behrengi Amca” dedikleri insanın yaşamını ve yapıtlarını kapsıyor.

Öncelikle çocuk yazınına değinmek istiyorum. Çocuk yazınına değinirken, dolayısıyla tüm kapılar çocukların  “Behrengi Amcasına” açılırken, Sayın Behrengi amcayı görmeden ve onun yapıtlarına değinmeden geçmek istemiyorum.

Çocuk yazını, normal yazın dünyasından ayrı tutulması kanımca pek doğru bir yöntem değildir. Çocuklar için, yazılan eserlerin içeriğine bakıldığı zaman bu görüntü kendini gösteriyor.

Yazın dünyası, özelde bir üst yapı kurumudur. Üst yapı kurumu sanatsal bir olaydır. Okul çocukları, bu sanatsal kurumun içinde yer alırlar mı almazlar mı bunu tespit etmek çocuk yazınını üreten insanların görevidir.

Behrengi üzerine yazılar yazarken, Behrengi’nin yazdığı kitapların elimde olanlarını sırayla okudum. “Pancarcı Çocuk” öykü masalı beni oldukça sarstı.

Behrengi’nin kitaplarından başka, bazı çeviri ya da Türk yazarlarından kitaplarda okudum. Özgün bir yapıt bulmak sadece Behrengi’yi bulmakla mümkün. Onun için bu yazıyı hazırladım.

Behrengi dışında kalan yazarlar, çocuk kitabı yazıyorum diye kendi çocukluk anılarını yazmış. Bu yazı türüne anı diyorlar. Bu adı ben koymadım yazın tarihçileri öyle diyor.

Çocuğun eğitimi ana karnında başlar. Öğrenim süresi ise doğumla başlayıp ölümüne kadar sürer. Çocuğa ilk bilgiler, anadan gelir. Anadili çocuğun ilk öğrenmesi gereken bir dildir. Ananın en büyük görevi, çocukla dil alanında bütünleşmesidir. Anadili belleyen çocuk, ilk sözcükleri ninnilerin sesiyle duyar ve algılar. Daha sonra dil gelişim süreci başlar. Sınav niteliğini taşıyan tekerlemeler, maniler, türküler çocuğun anadil yapısını besleyen öğelerdir.

Annelerin çocuğuna söylediği türkülerden söz ederken, piyasada yapısal olarak hiç bir dil kurallarına uymayan türkülerden söz etmiyorum. Annelerin söylediği türkü ve ninnilerden söz ediyorum.

Benim sözünü ettiğim öğeler sağlam söz dizimine sahip öğelerdir. Çünkü bu dizelerin içinde ana sevgisi vardır. Analar, doğurmakla yükümlü oldukları kadar, yoğurmakla da yükümlüdürler. Bilinçli bir ananın yoğurduğu hamur iyi bir ekmek, iyi pişmiş bir ekmek iyi bir ürün demektir.

Bana göre, çocuğa yatırım yapılmadan önce anadile yatırım yapılmalıdır. Anadil derken, ulusal düzeyde bir anadilden söz ediyorum. Yerel konumdan kurtulmamış bir anadil verimli olamaz.

Söylemek istediğim şey belki de benim özlediğim ve olmasını istediğim şeyledir. Bir çok öğretmenin ve hatta yerel dizilerde oynayan sanatçıların konuşmaları ulusal boyutların çok gerisindedir.

Söz buraya gelmişken bir fıkra anlatalım.  

Fıkra:

“Trabzonlu öğretmenin Erzurum’a tayını çıkar. Göreve başladığı okulda Türkçe dersi vermektedir. Konu fiil çekimine gelince, örneklerle bunu anlatmaya başlar. Örnek olarak da (gelmek) fiilinin geniş zamanını sorar. Erzurumlu bir öğrenci bu soruya yanıt verir.

Celirem-celisen-celir

Celirih-celirsiz-cilirler

Bunun üzerine Trabzonlu öğretmen sinirlenir ve öğrencisine yanlış söylediğini açıklar. Sonra da öğrenciye  kendisi doğru çekimi söyler.

Doğrusu buymuş:

Celiyirum-celiyirsun-celiyi

Celiyiruz-celiyirsunuz-celiyirler

O günden sonra Erzurumlu öğrenciler gelmek fiilinin geniş zaman içindeki çekimini çok doğru bir şekilde öğrenmiş oluyorlar. Tebrikler diyelim.

Bir anadil öğretmeninin yerel dil havasından kurtulamadığını görüyorum. Gerçi bizim çocukluk yıllarımızda da aynı sorunlar yaşanmadı değil. Bizim yaşadıklarımız daha da ilginç ve daha da karmaşıktı.

Görün bakalım madalyonun bu yüzü böyle de öte yüzü nasıl. Bir de madalyonun öte yüzüne bakalım. Türkücü gönül sözcüğünü goonul diye söylüyor. Bir başka türkücü beni sözcüğünü banuu diye söylüyor. Bir başka türkücü size sözcüğünü siye diye söylüyor, sonra da eğitim şurası kalkıp, anadil konusunda bildiriler yayınlıyor. Bu görülen farklılıkları göz önünde bulundurmadığı için, tabi ki, bildiriyi hiç bir kişi anlamıyor.    

Bazı yazarlar bu yerel dil havasını yazın dünyasına aktarmışlar. Sonra da yazdığı kitapların arkasına sözlük eklemek zorunda kalmışlar.

Günümüz yerli dizilerinden söz etmiştim. Sözü edilen bu yerli dizileri izlerken yanımızda yerel çevirmen bulundurmak zorunda kalıyoruz. Çevirmen ise bulunmaz Hint kumaşı. Ara ki bulasın. Benim bu insanlardan bir isteğim vardır. Bu tür yerli dizilerde, bu tür konuşmalar mutlaka geçmesi gerekiyorsa, lütfen ekran kenarında bu konuşmaların Türkçe’sini de versinler. Benim gibi anlamaktan zorluk çekenlere iyilik yapmış olurlar.

Yani demek istiyorum ki, her insan kendi yöresinin dilini konuşsun, konuşsun ama, ulusal kavramda bir dil olmalı. Ulusal boyutta söz edenler de ulusal bir dil konuşsunlar.

Bu yazının içinde bir çok bilim adamının dil üzerine söylediklerini vermek istedim sonra da vazgeçtim. Çünkü, bu yazıyı okuyanlar herhalde dedim, o ünlü sözleri anımsarlar.

Çocuk kavramı kendi içinde işlenirken, ulusal dil kavramı da göz ardı edilmemeli. Ya da bölgesel kitaplar hazırlanarak bölgesel eğitim verilmelidir.

Çocuk bir toplumun geleceğidir. Bu gelecek hangi kültürle beslenirse, geleceğe o kültür yansır. Bölgesel kültürle beslenen çocuk geleceğe bölgesel kültürü yansıtır. Ulusal kültürle beslenen çocuk geleceğe ulusal kültürü yansıtır.

Türküler, ninniler, ağıtlar, tekerlemeler de farklı yerel ezgi olabilir. Ama bu ezgiler ulusal boyuta taşınırken, dil ve anlatım farkı olmamalıdır. Doğrusu da budur

Çocuk bir toplumun geleceğidir demiştim. Bu sözü her insan böyle söylüyor. Söylem olarak çok doğrudur. İstem olarak farklı eğitim görenler farklı gelecek demektir.

Türk aydını Avrupa eğitimi gördüğü sürece Anadolu insanına yabancı olmak zorundadır. Anadolu insanı da yerel eğitim boyutları içine sıkıştırıldığı sürece ulusal konuma yabancı olmak zorundadır. Bu çelişki, Tanzimat Fermanı denilen olaydan bu yana sürüp gidiyor.

Gelişmiş ülkeler çocuktan önce anaya ve ana dile yatırım yapıyorlar. Çünkü gelişmiş ülkelerin bildiği ve anladığı bir şey vardır, o da, iyi eğitilmiş bir anne, iyi eğitilmiş bir çocuk demektir. İyi eğitilmiş bir çocuk da iyi bir gelecek demektir.

Çocuk yazınında ana sürekli ön plana konulmalıdır. Sevginin odak noktası anadır. Annenin karşıtı baba ise, kural ve kaideleri benimseyen ve benimseten otoriter güç konumunda görülmelidir.

Çocuk yazını içinde, yasal kurallar sık sık vurgulanmalıdır. Suç ve ceza yöntemi öyküsel biçimde sunulmalıdır. İdeolojik bilgiler yerel boyutlar içinde değil, ulusal boyutlar içinde evrensel görünüm formatıyla verilmelidir.

Çocuk için yazılan bir öyküde, bir hırsızlık olayı işleniyorsa Polis, mahkeme avukat suç ve ceza  yönetimi mutlaka olmalıdır. Yasalar ise, bir polisin eliyle değil, evrensel ölçüde  hukukun üstünlüğü mutlaka verilmelidir. En azından bu görüntüyle işlenmelidir. Çocuk, hukuk bilincini küçük yaşta bellek odağında bulmalı. Hamurabi kanunlarından bu yana, tüm toplumlarda suç ve ceza yöntemi aynıdır.

Benim okuduğum çocuk kitaplarında suç ve ceza yöntemi görülmüyor. Okuduğum kitaplarda “aç kaldım ekmek çaldım” “bağa girdim elma çaldım”. “Müthiş açtım, o yıllar savaş yıllaraydı sürekli evden ekmek çaldım” gibi cümleler niçin ısrarla verilmiş bunu bir türlü anlayamadım. Bu söz dizimleriyle, çocuğun önüne hırsızlık olayını bir hüner olarak mı sunuluyorlar? Yoksa, bu sözleri söyleyen anı sahipleri, çocukken ne denli hırsız olduklarını mı söylemek istiyorlar. Ya da yazar olmak için önce evden ekmek çalmak mı gerekiyor. Çünkü bir gün yazar olursa anılarını yazarsa elinde bol malzeme hazır olsun diye mi? Ya da bu yazar ağabeyler çocukken nedenli yavuz hırsız olduklarını ispat etmek mi istiyorlar. Bilemedim.

Günümüzde, çocuğun canı baklava çekince ya da aç kalınca, yiyecek almaya parası da yoksa, bu çocuk baklavacıdan baklava ya da fırında ekmek çalınca, çocuğun bir anda dünyası kararıyor. Sorgulama yöntemini bilen çocuk, şunu sormaz mı?

Falan yazar çocukluğunda ekmek çalmıştı, ancak hiç bir ceza görmedi. Üstelik anılarına da yazdı  kendisine ödül verildi. Neden ben cezalandırılıyorum. Açlık karşısında her insan aynı duyguyu yaşar. Biri bağışlanırken öteki neden ceza görüyor?

Dahası, “Bir şeftali bin şeftali” öyküsünde şeftali çalan çocuklar niçin ceza görmediler? “Kel Güvercinci” masalında varsıl insanları tırtıklayan Keloğlan niçin ceza görmedi?

Buna benzer binlerce soru sormak olasıdır. Ben bu soru diziminin yanıtını ve bu olayı kitaplarına alan yazarların yanıtlamasını isteyerek, konuya dönmek istiyorum.

Çocuk yazını içinde işlenen konular ise, cımbızla seçilmiş sanıyorsun. Sarhoş babalar, köprü altı çocukları, görgüsüz analar, bozuk bozuk konuşmalar her zaman çocukların dünyasını süsleyip duruyor. Ben koca bir adam, bu kitapları okurken boğuluyorum. Boğulmadan okuyan çocuklara aşkolsun.

Bir başka konu, bakın günümüzde temiz toplum özlemini duyanlar çok özverili olmak zorundadırlar. Bireyler, temiz olsun istiyorlar. Bireylerin okuduğu kitaplar önce temiz olsun. Görülen köy kılavuz istemez. Temiz bilgiyle beslenen insanların oluşturduğu toplum da temiz olur. Ben buna inanıyorum.

Demokrasilerde töreler ya da gelenekler çağcıl düşüncenin önüne geçmemelidir. Çağcıl düşünce, evrensel boyutları içinde ele alınarak, çocuğa sunulmalıdır. Çocuk, hak alma yöntemini ilkel bir şekilde değil, çağcıl bir yöntemle örenmelidir.

Çocuk bu çağda, çalarak çırparak vurarak kırarak hak almasını öğrenirse, büyüyünce de banka koymaz hortumlar. Bu tür yöntemler ilkel yöntemlerdir. Yasaların olmadığı dönemlerde bile suç sayılan olaylar çocuk kitaplarında yasal gibi görünüyor.

Bu konulara oldukça fazla değindim. Çünkü hemen hemen her kitapta böylesi bir olayı görmek mümkündür. Benim bu yazıda söylediklerim doğru mudur, yanlış mıdır merak edenler açsın seri şekilde çocuklar için yazılmış çocuk kitaplarını bir okusunlar. Kos koca yazar “Aç kalınca ekmek çaldım”. Diye övüne övüne yazıyor.

Söz buraya gelmişken bir konuya değinmek istiyorum. Konu eşkıyalık konusu. Romancılarımız da eşkıyalık konusunu kendilerine adeta ilke edinmişler. Bir destan kahramanı olan Köroğlu’nu da ısrarla eşkıya olarak veriyorlar. Üstüne üstlük geçirerek, Köroğlu’nu gece ay ışığı altında hırsızlığa gönderiyorlar. Bu, hırsızlığa giden Köroğlu’na da Hızır aleyselam yol gösteriyor. Maşallah, her yerde kendilerine ortak buluyorlar.

Konu öyle büyük bir ortama taşınmış ki, bazı insanlar daha da ileri giderek, kurdukları paravan şirketlerin Bir ortağının da Allah olduğunu yazmaktan çekinmiyorlar.

İnsan yaşamı toplumsal bir olaydır. Bireysel olmamalı. Çocuk, hak alma yöntemini bireysel değil, örgütsel anlamda kavramalı. Yasalar sürekli ön saflara taşınmalı. Dernek, sendika, parti, meslek örgütleri ve buna benzer kurumlar yapıtlarda sürekli işlenmelidir.

İnsan yaşamında, alt yapı, üst yapı özel mülkiyet, sosyal konumlar ilk aşamada çocukları yoran konulardır. Ben, kendi şiirlerimde emek pazarında ter salan çocukları işliyorum. “Çırak İşçiler” bu amaçla yazılmıştır.

Kadın dünyasında tüm kadınların özgür bir ortam içinde yaşamalarından yanayım. Kadının eti dahil, koyun gibi başlık parası karşılığında alınıp satılması, genelev denilen mekanların var olması çağcıl düşüncenin ayıbıdır. “Aşkolsun Liseli Kız” şiiri bu amaçla yazılmıştır.

Çocuk çocuktur. Çocuk bilgi devşirme döneminde aşırı yüklenmeyi kaldıramaz. Uzun ve yorucu yapıtlar çocuk için, bir yüktür.

En kısa yoldan, en yalın anlatımla amaca ulaşılmalıdır.

Çocuk yazını içinde yalanı yenmek en güzel olaydır. Çocuk dili anadilidir. Anadilin gelişimi anaların eğitimiyle olur.

Okullarda kız çocuklarına analık eğitimi,erkek çocuklara da babalık eğitimi verilmelidir diye düşünüyorum.

Orhan Bahçıvan

 

Samet Behrengi’nin Yaşamı

Samet Behrengi,1938 yılında Tebriz kentinde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. İran toprakları içinde kalan ve İran altında yaşıyan Azeri Türklerindendir. İran vatandaşı olduğu için, İranlı sayılıyor. Bütün eserlerini Farsça yazmıştır. Oysa Behrengi’nin anadili Azeri Türçesidir. Behrengi anadil üzerine de araştırmalar yapmıştır. Ama her nedense yazılarını anadili olan Azeri Türkçesiyle yazmamıştır.

Tebriz kentinde doğmuş binlerce yoksul çocuktan biri olan Behrengi, yoksul bir ailenin çocuğu nasıl ve ne şartlar altında okuyorsa bu çocukta öyle okumuş. Öğretmen olmuştur. İlkokul öğretmeni olarak aynı bölgede, yani İran Azerbaycan’ında kırsal kesimde öğretmenlik yapmıştır. On bir yıllık öğretmenlik döneminde anadil üzerine geniş araştırmalar yapmıştır. Yalnız anadil üzerine mi, dahası halk öyküleri, Köroğlu  Destanları, halk masalları ve daha nice konular üzerine geniş araştırmalar yaptığını öğreniyorum. Ama elimizde çocuk kitaplarından başka bir yapıtı yok. Çevrilmemiş.

Samet Behrengi’nin bu araştırmalarını yaptığı yıllarda, gerek ilkokul öğretmenliği yaptığı süreçte, gerekse ağabeyinin oğlunun ölümü üzerine, çocuklara olan ilgisi gelişmiş. Bu ilgi sonucu çocuklar için masal, öykü -ki, ben bunlara “Behrengi masalları” diyorum- kitapları yazmıştır. İyi ki bu kitapları yazmış...

İyi ki yazmış, çünkü; Kendi ülkesinden çok bizim ülkemize ve bizim ülkemizin çocuklarına yararlı olmuş. Yazan Behrengi okuyan bizim çocuklarımız.

Bu kitapların sayısı bildiğim ve edindiğim bilgilere göre on bir tanedir.

Bunlar sırasıyla yazılırsa şöyle yazmamız gerekiyor:

1)     Küçük Kara Balık  (İtalya’da en iyi yabancı çocuk hikayelerine verilen “Buluni Altın Ödülü”nü almıştır)

2)     Bir Günlük Düş ve Gerçek

3)     Bir Şeftali Bin Şeftali

4)     Sevgi Masalı

5)     Ulduz “Yıldız” ile Karğalar

6)     Ulduz ile Konuşan Bebek

7)     Pancarcı Çocuk

8)     Kel Güvercinci (Keloğlan ile Sihirli Külah )

9)     Bir Vardı Bir Yoktu

10) Bu gelen Köroğlu’dur

11) Püsküllü Deve

Bu masal (öykü) kitaplarının adını yazdıktan sonra, tanıtımını bir başka yazıda ele  almak üzere, Behrengi’nin yaşamını yazmaya devam edelim ama, elimizde öyle, geniş bir bilgi yok.

Yazın dünyasında yaptığı çalışmalar, özellikle anadil üzerine yaptığı çalışmaların önem taşıdığı belirtilmekle birlikte ülkemizde sadece çocuklar için yazdığı masal (öykü) kitaplarıyla tanınıyor, seviliyor.  İsimlerini yukarıya aldığım bu kitaplar defalarca basılmıştır. Benim gençlik yıllarımda ve hala severek okuduğum bu kitaplar çocuklar tarafından beğeniyle okunuyor.

Yazdığı yazılarla, yayımladığı kitaplarla kısa zamanda dikkatleri üzerine çeken Behrengi, az gelişmiş ülkelerde yaşanan ve az gelişmiş ülke yazarlarının yazgısı haline gelen yaşamın içine hızla itilmiştir. Önceleri sürgün sonralara aylık gelirinin düşürülmesi, sıkıştırmalar,  soruşturmalar... derken kovuşturmalar; sofrasına konulan peynir ekmek gibi, bir gelir biri gider olmuş. Sen “nasibine düşeni” almakla yükümlüsün!

Az gelişmiş bir ülkenin aydınlığı da azgelişmiştir. Aydınlar da azgelişmiş bir yapı içinde çabalar dururlar. Kendi aralarında örgütlenme, dayanışma gibi basit sentezler de görülmez. Varolan kurumlar sadece tarikat sistemi görünümündedir. Kendi döngüsü içinde döner durur.

Behrengi’nin yaşamına bakınca bu saydığım öğeler açık bir şekilde görülür. Sonuç ortada; 29 yaşında göçüp gitmiş dünyamızdan.

Az gelişmiş ülkelerin egemen güçlerinin kemikleşmiş bir dürtüsüdür, kangren olmuş bir yarasıdır: Kitaba ve kitabın yazarına; düşünceye  ve düşüncenin üretildiği beyne saldırı! Kitap ve düşünce az gelişmiş ülkelerin egemen güçlerinin hep korkulu rüyası olmuştur. Bu yüzden kitap yakmak, kitabın yazarını ortadan kaldırmak, o egemen güçlerin tutkusu olmuştur. O egemen güçler aydınları susturarak gerçekleri örtbas etmek ve vurgun düzenini korumak isterler. Bu çekişme yüzyıllardır sürer gider. Daha kaç yıl süreceği bilinmiyor. Bilinen bir doğru var ki; egemen güçlerin çabası başarılı olsaydı, insanlık köleci toplumdan uzay çağına bir adım dahi atamazdı.

Nitekim Behrengi de egemen güçlerin saldırılarından nasibine düşeni almıştır. Sonuç olarak, hiç beklenmedik bir anda, Aras Çayı’nda ölü olarak bulunmuştur. Gün bu gündür nedeni  “bilinmiyor”.  Kimileri İran yönetimini suçlarken, kimileri de suskun kalmayı yeğlemiştir; “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dercesine...

Behrengi’nin yaşamı üstüne detaylı bir bilgi yok demiştik. Sanki yüz yıllar önce yaşamış. Sanki hiç bir şey olmamış gibi, bu konuda söz söylenmiyor.

Samet Behrengi’nin adı bile doğru bilinmiyor. Kimileri Semet, kimileri Samat, kimileri de benim gibi Samet olarak yazıyorlar. İsminin son harfi “d” ile mi yoksa “t” ile mi bitiyor; bu bile belli değil... Ben bildiğim gibi yazdım. “SAMET BEHRENGİ”. Siz de bildiğiniz gibi yazın. Yazıldığı gibi bilinsin.

Bu değerli insandan sadece geriye kalan eserleridir. Eserlerini saygıyla, sevgiyle okuyoruz. Ama her okuduğumda ona karşı sevgim daha da artıyor.

Şimdi Tebriz kentinde bulunan mezar taşında “31 Ağustos 1968” yazıyor. Saygıyla anıyoruz.

 

ÇOCUKLARIN YÜREĞİNDE ESEN RÜZGAR SAMET BEHRENGİ....

Tebriz kenti, bana öteden beri Aşık Garip adını çağrıştırırdı. Behrengi adını duyduktan sonra Aşık Garip ikinci plana düştü, Ne diyordu Aşık Garip: “İşte geldim gidiyorum / Şen olasın Halep şehri” Bu sözleri Samet Behrengi’ye uyarlarsak, sanırım yanlış olmaz. O zaman şöyle demek gerekiyor: “İşte geldim gidiyorum / Şen olasın Tebriz şehri”... demekle yetinelim.

Nedense son yıllarda daktilomun tuşları hep ağıt yazmaya alıştı. Oysa ben bu yazımda kitap tanıtımı için yazı yazmayı amaçlıyordum. Samet Behrengi’yi okurken hüznün ortasında yelken açmış bir denizci gibi, habire küreklere asılıyorum. Deniz tutmuş beni, içim dışıma çıkıyor. Bunalıyorum. Aras Çayı’nı düşünüyorum.

“Aras Çayı cennet bağını sulayan ırmaklardan birisidir”  derler. Cennet ırmağı olan ve cennetten geldiğine inanılan bu ırmak böylesine acımasız olur mu? Dünyalar yahşısı sayılan bir aydını böylesine kıyıcı bir yekilde alıp gider mi? Yöre insanının inancına göre Aras Çayı tüm dertlerin dermanıdır. Örnek olarak yazıyorum, bir yöre türküsüne kulak verelim: “Aras Aras can Aras / Derdime derman Aras / Yardan bana bir haber / Ben sana kurban Aras”

Böyle yüzlerce türkü bulmak mümkündür. Bizim tanıdığımız Aras Çayı asla çevresine zarar vermez. Köroğlu’na üç sihirli köpüğü getirirken; Köroğlu’nu yiğitlik, ozanlık, ölümsüzlük gibi üç büyük bağışıklık içinde yoğururken Aras Çayı’nın amacı neydi? Bunun yanıtını ben yazayım.

Zalimlere ve zulmedenlere karşı direnişi örgütlemek değil miydi? Köroğlu Destanı direnişin destanı olmadı mı?

Geçelim bir başka söze... Derler ki. ”yörenin bütün ırmakları Aras’tan geçer”... Yine derler ki,”Sabah namazında Aras Çayı’nda su içen her insana Aras Çayı yüz kırk yıllık ömür bağşlarmış”... Ey, suyuna kurban olduğum Aras, Samet Behrengi’nin günahı neydi?!...

Kafkas halkına çok uzun ömürler bağışlayan Aras, Behrengi’yi 29 yaşında aldın götürdün. Ama biz buna inanmadık, inanmıyoruz...

Evet böylesi bir girişten sonra sıra geldi Samet Behrengi’nin kitaplarını tanıtmaya... Elimde çocuklar için yazdığı kitapları var. İki eksiğiyle: “Püsküllü Deve” ve “Ulduz ile konuşan Bebek”. Bunların dışında elde olmayan çalışmalarını sayarsak: “Köroğlu Destanı Üzerine Çalışmalar”, “Halk Masalları”, “Halk Öyküleri”.. bunları bulmak olası değilmiş. Ben bulduğum ve okuduğum kitapları üzerine düşüncelerimi yazmak istiyorum. Ben Samet Behrengi’yi eleştirmek istemiyorum. Behrengi’nin yazılarına katılıp katılmadığımı yazıyorum.

Ben bir ozanım. Ozanlık, Aras Çayı’nın Köroğlu’ndan bu yana biz ozanlara sunduğu bir bahşiştir. Bahşişi sahiplerine bırakalım. Biz varalım masal diyarına... Açalım kara kaplı kitabı görelim ne demiş masal babası?

Masal babası dediysem bir bildiğim var mutlaka. O halde bildiğimi yazarak masal babayı tanıtalım.

O topraklar Küroğlu’na, Dede Korkut’a, Köroğlu’na, Deli Dumrula’a, Batu Han’a Bağdat Hatun’a,  beşiklik etmiştir. Sonra binbir gece masallarını üreten Şehrezad’ın yaşam diyarıdır...

Masal derken ben, masaldan ne anlıyorum: Masalın içinde neler olmalıdır? Önce onları yazalım...

Masalın içinde zulmün ve zalimin simgesi olan “devler” olmalıdır. Devlerin ülkesi “Arzulum” diyarı olmalıdır. Dahası “Kaf  Dağı” olmalıdır. Masal “Bir varmış, bir yokmuşla”  başlamalı, “gökten üç elma düştü” diye bitmelidir...

Günümüz masalları, anılardan öteye gitmiyor. Çocuklar halk masallarıyla, kitap masallarını şimdiden ayırmışlar. “Halak Masalı” , “Kitap Masalı” diye...

Samet Behrengi aslında masal yazarı değil. Öyküyle masal arası bir yol (sentez) izleyen anlatıcıdır. Halk masallarını çağdaş bir yorumla ama kısaltarak günümüze aktaran önemli bir yazardır. “Çağımızın Dede Korkut’u” diye adlandırsam sanırım yanlış olmaz.

Gelelim Samet Behrengi’nin yazdığı  eserlere. Sözün bir yerinde de söylemiştim. Hepsini değil, elimde olanları tanıtmaya çalışacağım. Okumayı seven çocuklara seslenmek için, diyorum ki; Samet Behrengi’yi okuyun çocuklar. Samet Behrengi’nin kahramanlarıyla sizde arkadaş olun. Onlarla gülün, onlarla ağlayın, onlarla oynayın .

 

Bir Şeftali Bin Şeftali:

Bu yapıt 70’li yıllarda Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) tarafından sahneye konmuştu. Bir hafta sonra gidip oyunu izledim. AST oyuncuları gerçekten çok başarılı bir oyun sergilemişlerdi. Oyun bitince çıkışta AST kitap kulübü’nden “Bir Şeftali Bin Şeftali” kitabını satın aldım. Eve giderken yolda dolmuşta okudum. Aynı eseri yıllar sonra elime alıp okuyunca hemen hemen aynı duygularla sarsıldım. Kitap güzeldi. Anlatım da güzeldi. Sadece benim katılmadığım bir nokta vardı ki, bunu şimdi yazmam gerekiyor; Ben o gün de katılmadım, bugün de katılmıyorum: Sahip Ali ile Polat’ın bahçede şeftali çalmaları... 

Çocukluğumu düşünüyorum. Ben bir çocuk olarak kalkıp bir başkasının bahçesinde şeftali çalsaydım, en büyük cezayı babamdan görürdüm. Suç ve ceza olayını ben babamdan öğrendim. Öyküde suç var ceza olayı niçin yok? 

Bu kitabın güzel yanı, insanla doğanın var olan dostluğudur. İki küçük çocuğun, bir şeftali ağacıyla olan arkadaşlığı... 

Dikilen bir ağaca verilen emeğin öyküsü anlatılır. İnsan yaşamının doğayla olan dostluğu anlatılır. Bazen doğanın acımasızlığıyla biten sonuç. Bazen insanın vefasızlığıyla biten sonuç. Ama bu masalda (öyküde) çocukların sahipsizliği vardır. Sahip Ali  aslında sahipsiz biridir. Polat ise ondan da sahipsizdir. Kendi elleriyle yetiştirdikleri şeftali ağacının onlara, eski deyimle “tabiat ana” olarak sahip çıkması güzel bir duygudur.

Sahipsiz çocukların yaşam içinde ne türlü sonlarla karşılaşacağını Behrengi tüm çıplaklığıyla vermiştir. Çocuklardan birini yılan sokmuş ve öldürmüştür. Çocuk doğurmak pek çok insanın hüner saydığı bir olaydır. Asıl önemli olan doğurmak değil, iyi bir insan yetiştirmek. Asıl sorun bu... Ağacı dikmek önemlidir, ama asıl önemli olan o ağacı yetiştirmek. Yetişen ağacın meyvelerinden faydalanmaktır. “Saldım çayıra mevlam kayıra” alışkanlığı halen ülkemizde geçerli bir metoddur.

 

Küçük Kara Balık:

Bu masal kitabını elime alır almaz hemen okumaya başladım. Masal küçük bir kara balığın dere yatağı denilen yerde sıkılıp orayı terkederek dünya turuna çıkmasını anlatıyor. Bu dünya turunun sonunda denize ulaşıp deniz denen o büyük olayı tanımasını konu ediniyor. Ben de küçük kara balıkla birlikte tüm serüvenleri yaşadım. Nine balığın anlattığı bu masalın sonunda bende küçük kırmızı balık gibi düşüncelere daldım. Doğrusunu söylemek gerekiyorsa bayıldım masalın akışına. Tadı halen beynimin ortasında duruyor.

“Küçük Kara Balık” Ben senin o büyük cesaretine hayran kaldım. Ben de kendi dünyamda yaşıyorum. Benim dünyam da senin yaşadığın dere yatağı kadar dar ve sıkıcı. Bunalıyorum beee... Boğuluyorum köhne düşünceler içinde, boğuluyorum beeee.... 

Kırmalıyım kabuğumu. Çıkmalıyım dışarıya. “Küçük Kara balık” gibi çeşitli serüvenler yaşayarak denize ulaşmalıyım.

Keşke senin kadar cesur olabilseydim, keşke senin gibi yaşam kavgasında dönülmez kararlar alabilseydim. Keşke bu aldığım kararları uygulamaya koyabilseydim. Ama bana umut veren, güven veren bir olay var: Benim gibi birisini gördüm bu masalın içinde, masalı anlatan nine balık, masalını bitirirken. “İyi geceler...” dedi. “On iki bin yavru torunlarından on bir bin dokuz yüz  dokan dokuz küçük balık; “İyi geceler....” dediler. Sonra gidip uyudular. Nine balık da uyudu. Yalnız bir küçük kırmızı balık ne yaptı ne ettiyse uyuyamadı. Sabaha değin hep denizi düşündü durdu”

Şimdi ben bir küçük kırmızı balık olmak istiyorum. Evet o, “Küçük Kara Balık” gibi  köhne  zıbınımı yırtıp dünyayı kucaklamak istiyorum. Yürüyüp denize ulaşmak istiyorum.

Bu masalın yazarı da böyle şeyler düşünmüştür. Ben Samet Behrengi’yi “Küçük Kara Balık”  olarak görüyorum. Kendimi ise, küçük kırmızı balık olarak.

Samet Behrengi ne yapmış?

Bu güzel masalla (öykü) birlikte o dar ve köhne zıbınını yırtıp dünyayı kucaklamanın yolunu bulmuş. Denize ulaşmış.

İşte sonuç: İtalya’da en iyi yabancı çocuk hikayelerine verilen “Buluni Altın Ödülü” nü almış.

İçimde bir sevinç doğuyor. Belki diyorum, benim ülkemde de böylesine bir ödül olur da bunu tutup Samet Behrengi’ye verirler. O bunu çoktan haketmiştir sanıyorum.

Samet Behrengi, yazdığı masallarla evrensel boyutlara ulaştığını biliyor muydu? Sanmıyorum... O sadece yazmıştır. Bir yazarın görevi de sadece yazmaktır. Şan, şöhret, ödül falan amaç değildir...

Eğer Samet Behrengi yaşamış olsaydı, dünya çocuk yazınına daha nice nice “Küçük Kara Balık” gibi masallar kazandıracaktı. Daha nice yapıtların altına imza atacaktı. O’na saldıranların korkusu da buydu.

 

Kel Güvercinci: 

Diğer bir adıyla “Keloğlan ile Sihirli Külah”  Ben, Keloğlan masalları içinde böyle bir kaç tane masalın daha olduğunu biliyorum. “Keloğlan ile Sihirli Sopa”, “Keloğlan ile Sihirli Kuyu” gibi, Bu kitabı elime alınca hızla okumaya başladım. Benim bildiğim ve küçük yaşlarda babamdan dinlediğim bir masalın özetiydi. Çeşitleme olarak farklı bir anlatım taşımış olsa da bu bir Keloğlan masalıydı. Keloğlan’ın kişiliğini yansıtan bir alıntı yapmak istiyorum:

Sihirli külahını anasına veren Keloğlan anasından külahını geri ister. Anası da külahı geri vermek istemez. Çünkü istekleri vardır.  Sayfa 24’te ana ile oğul arasında bir konuşma geçiyor:

“Anası:

-Bu külahı sana vermem- demiş.

Keloğlan:

-Anladık, anladık- demiş anasına. –Uzatma . Ver şu külahı gidip azıcık yiyecek bulayım, açlıktan nerdeyse öleceğim.-

 Anası:

-Olur ama- demiş. –haram mala el uzatmayacağına and içersen veririm külahı.-

Keloğlan:

-Olur- demiş; -and içerim ki harama el sürmeyeceğim”.-

Keloğlan’ın bir halk tiplemesi olduğunu biliyoruz. Yukarıya aldığım alıntı da bu tiplemenin kişiliğini yansıtan küçük bir konuşmadır. Bu konuşma benim dinlediğim, gerçek masal içinde daha farklıdır.

Günümüzde yazılan Keloğlan masallarının içinde anlatılan Keloğlan, ne yazık ki, gerçek kimliğinden soyutlaşmış. Tam Keloğlan karakterini bulma şansına erişmedim. Aslında Kuzeydoğu Anadolu‘da anlatılan bu masalın adını yukarıya yazdım, buraya da yazıyorum: Keloğlan ile Sihirli külah” . “Kel Güvercinci” bu masalın Behrengi’ye özgü bir anlatım biçimidir. Buna saygımız vardır. Bu saygı madalyonun öteki yüzünü göstermeme engel olmuyor sanrım. 

Keloğlan masal boyunca sihirli külah ile birçok iş başarır. Yaptığı tüm muzipliklerin amacı çocukları güldürmektir. Keloğlan bu sihirli külah ile geçilmeyen yolları geçer, açılmayan kapıları açar, girilmeyen odalara girer. Yatağında uyuyan padişaha iğneler batırarak onu korkutur. Padişahın sofrasına oturur yemek tabaklarının yerini değiştirir, bir tavuk budunu alıp vezirin cebine koyar, muziplik olsun diye yemeklere tuz doldurur, acaip sesler çıkartarak ortalığa korku salar...Odada ki eşyaların yerini değiştirip orda bulunanları şaşırtır.

Dahası muziplik olsun diye üzümlü çöreği padişahın kafasına, kızarmış tavuk döşünü padişahın karısının kafasına  koyar. Kimsecikler Keloğlan’ı görmez. Çünkü o, sihirli  külahının altındadır. Keloğlan binbir tür muziplik yapar ama hırsızlık asla!

Masalda anlatılan; varsıldan tırtıklayıp yoksullara dağıtmak; yoksullar yararına çalıp çırpmak olayı ise Behrengi tarafından masala sokulmuştur. Masal içinde Keloğlan anadan öğütlüdür. Sihirli külah ile her türlü muziplik yapacaktır; haram mala asla el sürmeyecektir. 

Bu düşünce günümüz masallarında böyle olması, aynı zamanda hukuksal açıdan da Hamurabı yasalarından bu yana böyledir. Ancak günümüz aydınları nedense bu tırtıklamayı yasal kabul ettirmişler. Sonrada tüm halk hikayelerinin içine bir güzel sokmuşlar.

Benim çocukluğumda dinlediğim yüzlerce Keloğlan masalında her türlü muziplik vardır. Çocuklara hoş vakit geçirmek için masal içine sıkıştırılan olaylar diziminde olmayan şeyler arasında ise yalanı, hırsızlığı, adam öldürmeyi ve buna benzer kötü davranışları sayabiliriz.

Keloğlan halkın iyi yanıdır. Saf yanıdır. Diri yanıdır. Bu böyle biline, bundan sonra da böyle yazıla.

 

Bir Günlük Düş Ve Gerçek:

Bu öyküde anlatılan olay Tahran sokaklarının gerçek görünümüdür. Bu sokak yaşamı bizim ülkemizde de vardır. Böylesine sorumsuz göç olayı bizim ülkemizde de vardır. Az gelişmiş ülkelerde toprak reformu yapılmadığı için toprak dağılımı adaletsizdir. Çok topraklı toprak ağalarının yanı sıra topraksız köylüler, gelir dağılımında görülen büyük uçurum vb. Arka planda kalmış olsa da göçmen çocuklarının sokak yaşamını gözler önüne seriyor.

Yine bir Behrengi klasiği... Bir tarafta yoksul sokak çocukları, diğer tarafta ise varsıl insanların çocukları. Aradaki gelir dağılımının yanlışlığı...

Bu tür olayların sorumlusu çocuklar değildir. Salt gerçekleri sergilemek yeterli midir? Sanmıyorum.

Suç ve ceza yöntemi olayların akışı içinde ustaca sergilenmiş. Zaten Behrengi’ye de böylesi bir masal anlatımı yakışır diyorum.

Çocuk eğitiminde sınır olmalıdır. Çocuk yaşamın sorumluluğunu kavrayan “Çırak İşçiler”  çocuk yaşta çalışıp kazanmayı öğreniyorlar. Gelecekte bir meslek sahibi olayım diye üç kuruşa, gün sekiz saat emek pazarında ter dökenleri selamlıyorum. Biraz da bunların yaşamı yazılsın istiyorum. Ağaç sanayinde, demir sanayinde, tekstil sanayinde, bakır işletmelerinde, dahası simitçi, boyacı, su satıcısı semt pazarlarında hamal olan çocukların yaşamını kitaplarda görmek istiyorum.

Gülten Akın geliyor aklıma “Seyran Destanı” ile... Kutluyorum Gülten Akın’ı... Seyran okunsun istiyorum tüm okullarda.

Bu kitabın bütün sayfalarında “suç ve ceza” yöntemi ustaca sergilenmiştir. Ben böyle gördüm. Zar atan çocuklara polisin karışması, camı kıran çocuğa anında tepkinin gelmesi bence olumlu bir yöntemdir. Gönül isterdi ki,  “Bir Şeftali Bin Şeftali” öyküsünde de böyle bir olay işlensin. Sahip Ali ile Polat bahçe duvarını aşıp defalarca şeftali çalmaya gittiklerinde bir hırsızlık olayı vardır. Çocuk belleğinde bu olay serbest kalmamalı. Suç ve ceza yöntemi işlenmeliydi.

“Kel Güvercinci” masalında da Keloğlan varsılları tırtıklarken (kimin yararına olursa olsun) suç ve ceza yöntemi işlenmeliydi. Zaten masalın özünde bu tırtıklama olayı yoktur demiştim.

Her ne şartlar altında olursa olsun yalan söylemenin bir hak olduğunu sanmıyorum. Yine vurgulamak istiyorum. Her ne şart altında olursa olsun çalmanın, tırtıklamanın, öldürmenin, yıkmanın.... bir hak olduğunu sanmıyorum. Ben yüzlerce halk masalı dinledim, böylesine bir olaya rastlamadım.

 

Sevi Masalı:

Çok sevdiğim ve dört dörtlük dediğim bir masal daha... Bu masal gerçekten bir masaldır. Okuduğum günden beri hep bunu söylüyorum. Sevginin masalı olur mu? Sonra şu sözleri ekliyorum sözümün arkasına: Olur, olur bal gibi olur... Yoksul bir çobanın bir padişah kızını sevmesi masal değil de nedir?

Ama yine vurguluyorum, benim için dört dörtlük bir masal kitabıdır. Bu masalın şiirleri yazılsın istiyorum. “Hazal Türküsü” gibi...

Halk masallarını ustaca derleyip yazılmasında kitap olarak çocuklara sunulmasında en güzel örneği görüyorum. Çocuk beyinler için sevginin işlenmesi önemlidir. Aynı zamanda sevginin ne olduğu, nerede ve nasıl gerçekleşeceği anlatılmalıdır.

Yoksul insanların yoksul çocukları emek pazarında ter döküyorsa bunların sevdalarını yazmak bir haktır. Onların acıların çocukları oldukların zaten biliyorlar. Acıların içinde onları diri tutan tek şey onların sevdalarındır, sevgileridir. O halde “Sevgi Masalı” gibi kitapların yazılması doğaldır. Bu masaldan dolayı kutluyorum Samet Behrengi’yi.

 

Ulduz ile Kargalar

Ulduz Azeri Türkçesinde “Yıldız” demektir. Öyküde bir kız çocuğunun adıdır. Olduğu gibi yazılması güzel bir olaydır. Çünkü; yıllar önce Keloğlan’ın adını “Glatzkopf” “Camkafa” olarak Almanca'ya çevirenlere bir yazı yazmıştım. Yazı bir dergide yayımlanmıştı. Yazıda demiştim ki özel isimler bir başka dilden, başka bir dile çevrilemezler. “Keloğlan” , “Glatzkopf” olamaz! Aynen geçmelidir. Hepsi bu! Ama o insanlar türlü bahaneler altında bir başka isim bulup öyle çevirdiler. Bunu Almanlar değil, bizim aydınlarımız yapıyor...

Bu öyküde Ulduz adlı bir kız çocuğunun üvey anasıyla olan acıklı yaşamı sergileniyor. Üvey ana baskısından bunalan Ulduz, kargalarla dostluk kuruyor. Özellikle ana kargayla olan dostluğu Ulduz’un öz anasına olan özlemini dile getiriyor. Bu konuyu yazarken Göle yöresinde söylenilen Acem ağzı bir türküyü anımsıyorum. Türküde üvey ana baskısından bunalan bir delikanlının öz anasına seslenişi işlenmektedir. Türkünün ilk dörtlüğünü yazıyorum.: “Anam, anam, öz anam / Sana yoktur söz anam / Her dem hasretim sana / Gel benimle gez anam”.

Hayvanlarla insanların dertleşmesi sıkça görülen bir olaydır. Orhan Veli’yi anımsıyorum “Bayram” adlı şiiriyle... Bu şiirden üç dize alıyorum: “Kargalar sakın anneme söylemeyin / Bugün toplar atılırken evden kaçıp / Harbiye Nezaretine gideceğim”.Hayvanlarla insan ilişkisini içeren masal ya da hikayeleri sıralarsam sanırım bu yazının kapsamını aşar. Bu sözleri burada keserek bir başka masala geçelim.

 

Pancarcı Çocuk:

Kitabın içinde tam beş güzel masal gibi öykü var. Bu öykülerin hemen hemen hepisinde de Behrengi tadı var. Bu tad masalla öykü arası bir sentez tadıdır

Kısa kısa anlatımlar beni çok etkiledi. Çocuk yazını da budur.

Emek çalışmak demektir. “Pancarcı Çocuk’ta” çalışıp kazanmanın özgül ağırlığını yakalıyorum. Küçük emekçilerin destanını yazarken, “Çırak İşçileri” anımsıyorum. Küçük bir çocuğun çalışarak yaşamını kazanması, sorumluluk taşıması... güzel bir duygudur.

Emekçi insanlar, emeğiyle geçinen insanlardır. Bu insanlar, her ülkede olduğu gibi, Behrengi’nin ülkesinde de yoksuldurlar. Bu insanlar “Büyük İnsanlık” adıyla da anılırlar ve emek – sermaye çelişkisinde emeğin sahibidirler. Romanlarda, öykülerde, filmlerde her türlü “Suçun Sahibi” dirler. Kanımca, bu insanları suçlu göstermek demek, bu insanlara, “Büyük İnsanlık”a  karşı olmak demektir.

 

Feleği Arılan Adam:

Bir dini hikayeden yola çıkarak yazılmıştır. Eski Türk yazını izlerini taşıyor. Şaman geleneğini yansıtıyor. Aslında İslam dininde  “Felek” diye bir olgu yoktur. “Felek” eski Türk inanışlarına göre talihleri çizen, kaderleri yazan ve tüm kötülükleri yapan doğa üstü güçtür. Halk türkülerinde de adı geçen “Felek” bütün kötülüklerin sorumlusudur.

“Feleği Arayan Adam” da da tüm kötülüklerden bunalan bir adamın kalkıp feleği aramaya ve onunla hesaplaşmaya gitmesi konu ediliyor. Bu tür masallar oldukça yaygındır. Ben birkaç tanesini anımsıyorum. Öykünün sonunda kurt motifi eski Türk söylencelerini anımsatıyor. Eski Türk söylencelerinde beceriksiz ve ahmak insanları kurtlara sunuyorlar. Bu tür yüzlerce masal vardır: “Kurtla Koca karı” , “Kurla Çoban” gibi...

Bu tür yüzlerce masal vardır dedim. Behrengi’de de bir tanesini görüyoruz. Bu halk masalı çok kısaltılmış bir şekilde bizlere sunulmuştur. Belki de Behrengi bu kadarını biliyordu. Benim bildiğim bu masal daha uzun ve daha detaylıdır.

 

Yaşlı Kadın ile Altın Civciv:

Kuzeydoğu Anadolu’da da anlatılan halk masallarından birini daha okuyorum. Yine kısaltılmış, öz olarak sunulmuş. Her nedense Behrengi bunu sık sık yapıyor. Bu tür masalları çocukluğumda çok dinlemiştim. Aklımda kalanların adlarını yazayım: “Altın Yumurtlayan Tavuk” , “Altın kekilli Oğlan” , “Altın Boynuzlu İnek” , “Altın Top ile İki Yaşlı” , “Altın yapraklı ağaç” , “Altın Dağ ile Bakır Dağ” ... Bu isimler daha da çoğaltmak mümkündür. Ancak ben bunları biliyorum. Bildiklerimi yazdım. Eğer Behrengi bu masalın tamamını yazmış olsaydı sanırım daha güzel olacaktı. Çünkü masalda bazı konular çocuklar için söylenilir. Örneğin, “altın civciv nasıl oluşmuş”?. “yaşlı kadına nasıl gelmiş”?. “sonunda neler oluyor”?. Gibi... Masalın tümü yazılmalıydı.

 

Bir Kar Tanesinin Öyküsü:

İşte tam tamına bir Behrengi masalı. Bu masal öğretmen masalıdır. Öğretici yanı oldukça fazladır. Tam bilimsel bir kurgudur. Doğa olaylarını irdelerken kar tanesinin oluşumunu en güzel biçimiyle sunmaktadır. Kanımca okul kitaplarında ders olarak çocuklara sunulması gereken bir öyküdür. Bu öykü batıl inançların üzerine bir çığ tanısı gibi inmiştir.

İlkokul yıllarını anımsıyorum. Öğretmenimiz Dursun kızıl ateş  bize yağmurun nasıl oluştuğunu anlatabilmek için sınıfta yanan sobanın üzerine tencereyle su koyup kaynatmaya bıraktı. Kaynayan suyun buharına tencerenin soğuk kapağını tutarak buharın yeniden suya nasıl dönüştüğünü gösterdi. “İşte bu yağmurdur!” dedi, buharı göstererek; “İşte bu da buluttur!” dedi...

Bu güzel deneyin yanı sıra böyle bir öykünün okunması, tartışılması çocuk belleğinde çok güzel bir bilgi birikimi sağlar diyorum.

 

Deli Dumrul’un Öyküsü:

Dede korkut öyküleri içinde yer alan bu öykü “Feleği Arayan Adam” gibi dini bir öyküden yola çıkılarak yazılmıştır. Efsanevi bir yapı taşıyor. Türklerin İslamiyet’i kabul ettikleri dönemde, ne kadar eski Türk masal ve söylence var ise hepsine dini motifler eklenerek yeniden yazılmıştır. Dolayısıyla eski Türk yazını da kendi kişiliğini kaybetmiştir. Günümüz aydınları da bunu başka türlü işleyerek aynı şeyi yapmışlar.

Dede Korkut öykülerinin büyük bir destanın parçaları olduğu sanılıyor. Ama hangi destanın parçaları? Destanın aslı nerede?

“Deli Dumrul’un Öyküsü” kısaltılarak yeniden yazılmıştır. Böyle birkaç öykü daha dinlemiştim; “Gök Tanrı Üçgen’i Arayan Adam” , “Hızır İlyas’ı Arayan Adam” , “Ölümsüzlük Suyunu Arayan Adam” gibi... Bunlar çok daha fazla olarak halk arasında anlatılır ve bilinir.

 

Duvarda İki Kedi:

Bizim okul kitaplarında yer alan “İki İnatçı Keçi” masalına benziyor. Bizdeki keçiler anlaşıyorlar. Ama Behrengi’nin kedileri bir türlü anlaşamıyorlar. Bir darbe sonucu dağılıyorlar. Masal sanki az gelişmiş ülkelerde siyasi yapıların yapısızlığını anlatıyor. Birbirlerine karşı oldukça inatçı davranan siyasi örgütler bir darbe sonucu nasıl ortadan kalkıyorlar ve nasıl kendiliğinden yok oluyorlar. Ben bu öyküde bunu anlıyorum. Bu İran’da da,Türkiye’de de böyledir.

Orhan Bahçıvan

 

Hüseyin Tufan Çelik  •  Almanya  •  htcelik@t-online.de
- www.htcelik.com -